23.10.2014
Yeni “Sendikalar Yasası” Ne Getiriyor?

Çok uzun yıllardır varlığına karşı muhalefet yürütülen, 12 Eylül cuntası ürünü, 2821 sayılı “Sendikalar Yasası” ile 2822 sayılı “Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Yasası”nın sonunda değiştirilmesine dair güçlü bir hava oluştu. Her ne kadar bu tazyik “mevcudu korumayı” en büyük erdem sayan “büyük” sendikalardan gelmedi ise de, ilerici, sosyalist sendikacıların uzun yıllardır gündeme getirdikleri eleştirilerin kısmen ete kemiğe büründürüleceği bir momente gelmiş gibi görünmekteyiz. Buna rağmen, taslağın son hâlinde yine bir hüsrana uğramamak için öncü işçilerimizin, emekçilerin ve emeğin kurtuluşunu dert edinen sendikacıların uyanık ve hazırlıklı olması gerekiyor.

İşçi sınıfının sermaye düzenini ortadan kaldırmak için yürüttüğü mücadelesindeki en önemli araçlarından biri, sendikalardır. Bu nedenle, burjuva devlet yapısı sendikaların özgürce çalışmasının önüne olmadık engeller çıkartmakta mahirleşmiştir. Bizim ülkemizde de, sendikaların çalışmasını alabildiğine zorlaştırmak, işçilerin özgür iradelerini kullanmalarını engellemek için çeşitli yol ve yöntemler kullanılmaktadır. Bu engellerden en önemlisi, yasalar aracılığıyla çalışma hayatının kompartımanlara ayrılmasıdır. Bu türden bir ayrıştırmanın yolu da işçi sınıfının elindeki sendikanın, toplu sözleşmenin ve grevin birbirinden kopuk hâle dönüştürülmesi veya aralarındaki bağların zayıflatılmasıdır. Sendikaların kurulması ve yaşatılması, toplu sözleşme imzalama yetkisi ve işi derhâl durdurma hakkı birbirinden ayrılmaz bir bütün olmalıdır. Fakat, böylesi bir durum işçilerin sermaye karşısındaki mücadele gücünü arttırmayı sağlayacağı için, normalde yekpare olması gereken bu organizma, paramparça hâle getirilmiştir. Türkiye’de grevsiz, toplu sözleşmesiz ilk sendika yasasının çıktığı 1947 yılında da durum bu idi. Grev ve toplu sözleşme hakkı alınan 1963 yılından beri ise, “sendikaların çalışma kuralları” ayrı, “grev ile toplu sözleşme düzeni” ayrı yasalarla tanımlanmıştır.

Eskinin devamı mı?

Hükümetin sendikaların incelemesine sunduğu yeni taslakta bu durum aynen muhafaza ediliyor. Dolayısıyla, yeni taslağı incelemeye çalışacağımız bu yazı için, eğer olumsuzluktan başlayacak olursak, bu alandaki en büyük sıkıntının hâlen devam ettiği söylenmelidir. Ama yeni tasarının olumlu yanlarının daha fazla olduğunu belirtelim. Zaten, mevcut Sendikalar Kanunu, 12 Eylül ürünü olduğu için, yani toplumdaki bütün ilerici, sosyalist güçlerin bastırıldığı bir ortamda, bütünüyle sermaye sınıfının ihtiyaçlarına yanıt veren bir yasa olduğu için, yeni tasarının, olumluluklar içermesi gayet doğal. Ancak öte yandan, ortada devrimci bir talep ve bu doğrultuda somutlanan mücadele yokken, işçi sınıfının somut ve gerçek ihtiyaçlarına yanıt verecek bir yasa hazırlanmasını beklemek de gerçekçi değil. Zaten bu nedenden dolayı, tek tek bulunabilecek olumlu değişikliklerin yanında, yasanın geneline hâkim olan vesayetçi yaklaşım aynen devam ediyor.

12 Eylül öncesinde işçiler, sermaye sınıfından pek çok hakkı kopartıp almıştı. Darbeci 12 Eylül generalleri, bu “tehlikenin” bir daha ortaya çıkmaması için sermaye sınıfının ihtiyaçlarına uygun, faşist hükümler içeren bir yasa yapmışlar ve işçi sınıfını cendereye alabileceklerini ummuşlardı. Mevcut sendikalar kanunu, işçilerin atacağı bütün adımların kanuna, kurallara, yönetmeliklere göre atılmasını, aksi takdirde sendikaların kapatılma tehlikesiyle bile karşılaşacaklarını öngörmektedir. Hâlâ sendikalarımızın genel kurullarının kaç yılda bir yapılacağı, sendikaların yönetimlerinin kimler tarafından oluşturulacağı, sendikaların hangi sektördeki işçileri örgütleyebilecekleri bile kanun ve yönetmeliklerle belirlenmektedir.

Mesela, Türkiye’de, bir sendikanın toplu sözleşme imzalama “yetkisi” alabilmesi için, ilgili işkolunda çalışan işçilerin yüzde 10’unu örgütlemiş olması gerekiyor. Bir sektörden örnek vererek açıklamak gerekirse, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Temmuz 2009 istatistiklerinde metal işkolunda çalışan sayısını 671 bin olarak belirlemiş. Bu demektir ki, yeni bir metal sendikası kurulsa, bu sendikanın sadece yetkili olabilmesi için bile 60 bin kişinin üzerinde üye sahibi olması lazım. Oysaki ülkemizde sendikalaşma mücadelesi gerçeğine bir parça aşina olanlar bu hedefe kısa vadede ulaşmanın neredeyse mümkün olmadığını bilirler.

Taslakta işkolu barajının yüzde 1’e düşürülmesi öngörülüyor. Bu bir olumluluk mudur; evet. Ancak, kimi işkollarında çalışan sayısının fazlalığından kaynaklı olarak örgütlenme zorluğu bir yana, ilkesel olarak itiraz edilmesi gereken bir husus daha var: Taslak, herhangi bir işkolunda kaç kişinin çalıştığını, hangi işlerin hangi işkoluna girdiğini ve benzeri verileri tespit ve ilan yetkisini yine Bakanlığa bırakıyor. Doğrudan siyasi iktidarın eline verilmiş olan bu yetkinin işçilerin talep ettiği özgürlük alanları ile çeliştiği çok açıktır. Çünkü, bizdeki siyasiler daha önce ellerindeki yetkiyi kötü niyetli olarak kullanmaktan ve muhalif sendikaların yetkisini düşürmekten çekinmemişlerdir. (Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için, bakınız “Sendikal Hareketin Baraj Sorunu”, Fatih Aydın, Ürün Sosyalist Dergi, Aralık 2004 Ocak 2005, sayı 17.)


İşkolu sayısı

Yeni tasarıyla, işkolu sayısının 29’dan 17’ye düşürülmesi öngörülüyor. Bunu olumlu bir adım olarak görebiliriz. Ne var ki, işkolu sayısının azaltılmasıyla barajın düşürülmesi bir arada değerlendirilirse, neticede, sendikal mücadele için barajın düşürülmesinin değil, kaldırılmasının anlamlı bir adım olacağını da görmek gerekiyor. Çünkü sektörlerin birleştirilmesi, işkolunda çalışan sayısını arttırıcı bir etki yapacak; bu da barajı aşmak için gereken sayıyı yine yukarılara fırlatacaktır. Kısacası, sendikal özgürlük talebinde bulunanların bu konuda yarım yamalak bir değişiklik için değil, barajın sıfıra indirilmesi için seslerini yükseltmeleri gerekiyor.

Bu arada, işkolu sayısının düşürülmesinin mevcut yasaya göre bir olumluluk olduğunu belirtirken, “neden, dört, sekiz, onüç değil de onyedi” sorusunun yanıtının, bu taslakta da kendisine yer bulamadığını belirtelim. Eğer bir işkolu ayrımı yapılacaksa, işkolu sayısı, bazı ülkelerde olduğu gibi üçe ya da dörde indirilebilirdi pekâlâ. Bu konuda sendikaların kendi dar çıkarlarını düşünmeden, işçi sınıfının bütünsel çıkarlarını gözetmelerini talep etmek gerekiyor.

Göreceli olarak, işkolu sayısının azalması da, ülke barajının düşürülmesi de olumluluktur, ancak; barajları bütünüyle kaldıran, örgütlenme alanına ve kapsayıcılığına kendisini meydana getirenlerin, yani işçilerin karar vereceği sendikalara olanak tanıyan; sözleşme yetkisinin kimde olacağının, işçi temsilcilerinin de içerisinde bulunduğu özerk bir kurulca belirleneceği bir düzenlemeye geçilmeden veya referandum gibi uygulamalar olmadan gerçek anlamda bir olumluluktan değil, “mevcut yasaya göre” olumluluklardan söz edilebilir.

Esas olan, işkolunun, daha doğrusu sendikanın kapsayıcılık alanının, onu oluşturan işçiler dışında herhangi bir güç tarafından, –bu bir yasa olsa bile– belirlenmemesidir. İşçiler, kimleri örgütlemek amacını taşıyorsa, bir araya gelmeli ve gönüllü olarak sadece o işkolundaki veya sektördeki işçileri örgütlemelidir. İşçiler de, kurulu olan sendikalardan hangisini kendisine yakın hissediyorsa ona serbestçe üye olabilmelidirler.

Bu noktada, bir yanlış anlamayı da gidermemiz gerekiyor. İşkolu esasına göre örgütlenmiş olmak işçi sınıfını bölen bir sorundur; ama en önemli sorun değildir. Eğer mücadeleyi ortaklaştırma doğrultusunda bir irade sözkonusu değil ise, işçileri bölen etkenlerin de sayısı otomatik olarak artar. Her şeyden önce, işçi sınıfının mücadelesinin yükselmesi, bilinçli işçilerde de, bilinçsiz işçilerde de birlik eğilimini kuvvetlendiriyor. Mesela Tekel işçilerinin Aralık 2009’da Ankara’da başlattıkları ve etkisi azalmakla birlikte 1 Mayıs 2010 sonrasına dahi sarkan eylemleri, sendika ya da konfederasyon farkı olmaksızın, sendika üst yönetimlerini olmasa bile, pek çok emekçiyi, işçi dostunu bir araya getirme işlevi gördü. Benzeri eylemliliklerin artması da toplumsal hareketliliği hızla belli hedeflere kanalize etme işlevi görecektir.


Ayrımı belirsiz işkolları

İşkolu esasına göre örgütleniyor olmak sorunlardan biridir, ama, işkolu ayrımının hangi temelde yapıldığı çok daha önemlidir. Bu söylediğimizi daha açıklayıcı hâle getirmek için bir örnek üzerinden anlatmayı deneyelim.

Ülkelerin ekonomileri ve sanayi kolları için stratejik önemde sayılan alanlar vardır: Petrol, enerji, kimya, ulaşım, metal gibi. 12 Eylülcüler, bu stratejik alanları birbirlerinden tamamen ayırmak ve tecrit etmek üzere bölmüş ve yapılan işler birbirlerinin devamı bile olsa farklı işkolları yaratmışlardı.

Yeni tasarıda bu konuda bir ilkesel tutumdan ziyade, kısmi düzeltmelerin yapılması ile yetinilmiş. Örneğin, ulaşım işkolu, mevcut kanuna oranla bir iyileştirmeyi içeriyor. Buna göre, bugüne dek birkaç sendikaya (dolayısıyla birkaç işkoluna) dağılmış bulunan deniz, kara, hava ve demiryolu ulaşımı, “Ulaştırma” adı altında tek bir işkolu bünyesinde toplanıyor. Buna benzer şekilde deri, dokuma ve tekstil imalatı da birleştirilen işkolları arasında.

Ama öte yandan aynı işkolu içerisinde sayılması gereken alanların iki hatta üç işkoluna bölünmüşlüğünün devam ettiğini de görüyoruz. Mesela Türkiye’de enerji diye bir işkolu var. Ama bunun yanında bir de petrol işkolu var. Petrol işkolu, petrol, kimya, lastik ve ilaç alanlarını kapsıyor. Petrol ve enerji, “işkolu” düzeyinde ancak çok yapay biçimde birbirinden ayrılabilir. Petrolün bir enerji kaynağı olup olmadığını tartışmak gibi bir saçmalıkla karşı karşıya kalınabilir bu durumda.

Yine aynı sorunun bir benzerini bu kez “kimya” alanında görüyoruz. Örneğin kimyasal tepkimeler sonucunda mamül bir maddenin ortaya çıkmasını esas alacak olursak, neredeyse bu alandaki bütün işkollarını aynı işkolu içinde saymak mümkündür. Eğer mamülün ortaya çıkış süreci değil de, nihai olarak meydana çıkan mamül esas alınacaksa, bu kez neredeyse tüm ürünlerin farklı işkollarında sayılması gerekebilir. Şimdiki işkolları esası bu konulara tutarlı bir cevap vermemektedir. Bu nedenle, mesela üretim işlem ve aşamaları bakımından bütünüyle kimya alanında sayılması gereken cam imalatı, hâl⠓cam işkolu” diye bir kategori yaratılarak ayrı tutulmaya devam etmektedir.

Dünyadaki büyük sermaye gruplarının da gözünü diktiği ve ülkemizde milyarlarca dolarlık yatırımlar yaptığı otomotiv işkolu da benzer bir örnek göstermektedir. Gelişen teknoloji ve değişen üretim tekniklerine bağlı olarak, geleneksel olarak metal işkolunda sayılan otomotiv imalatının hangi kısmının metale, hangi kısmının plastiğe girdiği artık tartışmalıdır. İç içe geçmiş bir süreçten bahsediyoruz. Yeni tekniklerin ve buluşların kullanıldığı otomotiv sektöründe, kaporta ile iskelet dışında metal kullanım oranı iyice azaldı. Günümüzde üretilen otomobillerin çoğunun en fazla yüzde 35’i metalden, kalan kısmı ise kağıt, kumaş/deri ve plastikten meydana gelmektedir.

Burada tartıştığımız, otomotiv sektörünün metalden alınması ve yeni bir işkoluna devredilmesi değildir. Bu noktada sendikaların tartışması gereken husus, mevcut işkolu ayrımının anlamsızlığıdır. Sendikaların ısrarla bu noktaya vurgu yapması gerekmektedir. Ama, Türkiye’de, otomotiv sektöründeki bu karmaşa ve plastikle metal ayrımının çok net yapılmıyor olması, başta MESS (Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası) olmak üzere tüm büyük sermaye kesimlerinin işine gelmekte, o nedenle değiştirilmesi için teşebbüste bulunulmamaktadır. Patronların cephesi açısından anlaşılabilir bulabileceğimiz sebebin işçi cephesi için bir ısrar konusu olamaması ise asla anlaşılabilir değildir. Ancak, bu ısrarsızlığın sebebi, bu alanda çalışanlar için yine malumdur.

Metal işkolunun en büyük sendikası Türk Metal Sendikasıdır. (Türk Metal sendikası hakkında daha ayrıntılı bilgiler için bakınız “Mustafa Özbek Patron Mudur, Sendikacı Mıdır?”, Fatih Aydın, Ürün Sosyalist Dergi, Mayıs Haziran 2009, sayı 26.) Bu organizasyon, sendika adını alma hakkı bile olmayan bir yapıdan ibarettir. Türk Metal adlı bu organizasyon, örgütlenmesini esas olarak üç ayak üzerine inşa etmiştir.

Birinci ayaktaki örgütlenmesini, MESS ile doğrudan “sosyal partner” olarak çalışması ve MESS’in kendi üyelerine Türk Metal’i tavsiye etmesiyle sağlamaktadır. İkinci ayaktaki örgütlenmesini ise, daha muhalif ve mücadeleci bir sendika olarak bilinen Birleşik Metal İş’e karşı yapmaktadır. Birleşik Metal İş’in örgütlenme faaliyeti başlattığı işyerindeki işverene BMİS’in anti propagandasını yaparak kendilerinin tercih edilmesini sağlamaktalar. Üçüncü ayakta ise, daha çok Petrol İş’in örgütlendiği plastik işkoluna ait işletmelerdeki sendika örgütlülüğüne itiraz ederek, bu işyerlerinin metal işkolunda sayılmasını, böylece Petrol İş örgütlülüğünün düşmesini sağlamakta ve binlerce üyeyi zahmetsiz olarak kendi bünyesine katmaktadır.

Bu örneklerden yola çıkılacak olursa, 21. yüzyıl üretim teknikleri göz önüne alındığında, pek çok işkolunun birbirinden bağımsız değerlendirilmesinin hiçbir mantığının kalmadığı tespit edilebilir. Bu denli iç içe geçmiş üretim süreçlerinde hâlâ işkolu esasıyla sendikal ayrımların yapılması, eğer bir art niyet söz konusu değilse, mümkün değildir.

Tekrar edelim, işçilerin kimleri örgütleyeceklerine kendileri dışında hiçbir organın, kuvvetin, iradenin veya adına her ne denirse densin bir başka odağın karar verememesi en temel ilkedir. Ancak, işçilerin bu hakkı elde edemediği koşullarda bile gereken, işkollarını bu kadar çeşitlendirmemek ve tümünü birkaç sayıya indirmektir.


İşyeri sendikası

Yeni tasarıda, işyeri sendikacılığını ve meslek sendikacılığını teşvik eden, bu duruma yasal olarak izin veren düzenlemeler bulunuyor. İşçi sınıfı içinde, şu anki genel psikolojiye bakılacak olursa, bu durumun örgütlenmeyi kolaylaştıracağını söyleyebiliriz. Mesleki birliğin örgütlenmeyi kolaylaştırdığı, aynı meslektekilerin bir arada örgütlenmeyi tercih ettikleri bilinmektedir.

Kabaca iki grupta ele alınan fikri üretim ağırlıklı beyaz ve mamül üretim ağırlıklı mavi yakalı çalışanlar diye bakıldığında, her iki kesimdeki yaygın ve egemen yaklaşım kaynaşmayı değil de, ayrışmayı teşvik etmektedir. Tüm işçilerin ve emekçilerin birliğini esas alan örgütlenmelerin daha zor kabul göreceğini bilerek, işçi sınıfı içindeki bu eğilimle mücadele eden bir yapı oluşturulmalıdır. Beyaz yakalılar içinde, aldığı eğitime, vasıflarına, yaptığı işe bakarak aynı işkolu ve hatta işyerinde çalıştığı işçilerle bile aynı sendikada örgütlü olmak istemeyen bir eğilim ve bu eğilimden kaynaklanan bir sorun maalesef var ve şimdilik egemen gibi. Ama bu sorunu aşmanın yolu, tekrar olma pahasına bir kez daha yazalım, işkolu ve örgütlenme sınırlarının yasayla değil sendikaları oluşturan işçilerce belirleneceği bir serbestlik düzenlemesinden geçmektedir.

Üretimin her aşamasında, sömürülenler tarafında bulunan herkesi aynı potada örgütlemeyi hedefleyen bir sendika tarzı en ideal olmakla birlikte, bu ideali pratiğe uygulamaya çalıştığınızda, her adımda “nasıl” sorusuyla karşılaşılacağı bilinmelidir. Bu konuda, yakın tarihte yön bulmamızı sağlayacak çok fazla tecrübe yok maalesef. (Bilgi Üniversitesindeki akademisyen ve hizmetliler dahil tüm çalışanları bir arada örgütlemeyi amaçlayan sendikalaşma faaliyeti bu açıdan da özel bir ilgiyi hak etmektedir.) Kestirme bir genelleme yaparsak, mesleki farklılıkları gözeten ama yine de aynı örgüt içinde yer alan bir düzenlemenin ideal olduğunu söylemeliyiz.

Barajlar sorunu

Ürün’de daha önce çıkan sendika yazılarında da ısrarla vurgulandığı gibi, barajın sıfıra inmesi talebi ilkesel bir talep olmanın yanı sıra, sendikal örgütlülüğü sıçratan da bir etki yaratacaktır. Bugün ülkemizdeki reel örgütlülük oranı yüzde 7’ler, yüzde 8’ler civarına gerilemiş durumdadır. Baraj sorununun ortadan kalkması ile birlikte her alanda bir örgütlenme hamlesi yaratılacaktır. Şu anda, çoğunlukla yetki sorunundan kaynaklı olarak sendikalara alternatif örgütlenme tarzıyla işçileri bir araya getiren organizasyonlar olmasına rağmen, yetki sorununun ortadan kalkması sendikalara olan ilgiyi ve talebi mutlaka arttıracaktır. Sendikalar tek amacı kesesini doldurmak olanlara bırakılamayacak kadar önemli araçlardır. Her ne kadar işyeri komiteleri, işçi birlikleri ve benzerlerinin mevcudiyeti işçi sınıfı mücadelesine katkı koymakta ve dönem dönem hantal sendikal yapıların harekete geçmesini sağlamakta ise de, resmî sendika kurumlarının otoritesi ile mukayese edilemezler.

Bu nedenle, işçi sınıfı bilimine inanmış olanların sendikalara yönelmeleri ve sendikalarda istihdam edilmeleri gerekmektedir. Sadece uzman olarak değil, bizzat o sendikanın üyesi, o sektörde çalışan bir aktivisti olarak da yönetime gelmeleri gerekiyor. “Yönetim” derken de resmî karar alma mekanizmasının içinde yer almak anlaşılmalıdır. İşte, barajın sıfıra inmesi, birkaç sendikanın yürüttüğü örgütlenme hamlesini, genel merkezlerdeki iyi niyetli üç beş sendikacıyla, iyi niyetli üç beş uzmanın inisiyatifinden çıkartıp, tek tek her işyerindeki dinamik unsurlara bırakabilecektir. Bunun ardından sendika sayısında sahte bir patlama ya da “hayalet” sendikalar olması mümkündür, ancak bu, bugünkü nicelik anlamındaki geri ortam içinde sorun olarak görülmemelidir. Aksine barajın yok olmasının açığa çıkartacağı taban dinamiği karşısında sendika sayısındaki artış ancak ihmal edilebilir bir sorundur.

Bu nedenle, yeni tasarının barajı ortadan kaldırmak yerine, barajı yüzde 1’e düşürmeyi öngörmesi de son derece eksiklidir. Yüzde 1, rakamsal olarak küçük görünse bile, toplu sözleşme için yetki bir “koşul” olarak kaldığı müddetçe, ülke genelinde tek tek işyerlerinin sınırlarını fazlasıyla aşan bir örgütlülüğü gerektirmektedir. Bundan dolayı, işyerlerindeki dinamik unsurların sendikal örgütlülüğe kendi dinamizmlerini katarak dâhil olabilmeleri bakımından oldukça sınırlayıcı ve şu an bile var olan kimi sendikalar için ulaşılması son derece güç bir orandır.


İç düzenlemeler

Yeni tasarı, sendikal işleyişe, sendika içi demokrasiye dair fazla bir katkı yapmıyor. Delegelik sistemi, bu tasarıda da korunmuş durumda ve genel, her üyenin bizzat katılacağı oylama burada da yok. Ancak seçimde nasıl bir yol izlenebileceğine dair kurulları da genel kurullara bıraktığından dolayı, yani tüzük değişikliğini yapabileceğiniz için, bu alanda olumlu adımlar atılabilir.

Mevcut yasa, hükmi şahsiyet olarak sendikaların sadece genel merkezlerini tanıdığından ötürü, temsilcilerin sendika yönetimi tarafından atanması öngörülmüştür. Buna bağlı olarak, örneğin Türk Metal, sadece temsilcilerini değil, şube yöneticilerini de atamaktadır. Bazı sendikalar, yasadaki “sendika temsilci atar” hükmünü, işyerinde işçilere seçim yaptırarak ve işçilerin seçtiğini atayarak uyguluyor. Önemli olan sendikaların tabanlarından gelen inisiyatife olanak tanıması. Bu atama meselesinin, sendikaların yetki sahibi oldukları işyerindeki sendika temsilcisinin, işverenin işaret ettiği insan olmaması için, “işveren olarak sen değil, biz belirleyeceğiz temsilcimizi” demenin ötesinde bir anlamı olmamalı. Bugün ağırlıklı olarak tabana güvensizliğin yansıması olan bu durumun, esasen geçmişte gündeme gelmesinde böyle bir arka plan var. Bu konularda bir değişiklik yok.

Ama şu var, bir olumluluk anlamında, tüm maaşların belirlenmesi yetkisi, Genel Kurul’a bırakılıyor. Ayrıca, –bir ara gündeme gelen– sendikacıların maaşlarının sınırlandırılması da yeni tasarıda kaldırılıyor. İlginçtir, maaşların sınırlandırılmasına itiraz, aidatların kaynaktan kesilmesine son verilmesine dönük itirazla birlikte, kimi sendikalar tarafından dile getirildi ve yeni tasarıda en fazla itiraz alan iki husus burasıydı. Her iki husus da, tüzük ve sözleşme kapsamında öyle ya da böyle çözülebilecek olmasından dolayı, bu kadar önemli görülmemeli. Mesela aidatların kaynaktan kesilmesine son verilmesinin gerçekten işçi sınıfı içerisinde sahici bir örgütlülüğü bulunan ve tabanıyla bağlarını sıkı tutabilen sendikaların mali bir kriz yaşamasına sebep olmayacağı kesine yakındır. Diğer yandan, aidatların elden alınmaya başlanması sendikaları, üyeleri ile bağlarını sıkılaştırma yönünde zorlaması bakımından faydalı bile olabilecektir. Kaldı ki, işverenle sözleşme sürecinde de aidatların kaynaktan aktarılmasına dönük çözümler de rahatlıkla üretilebilir. Bunun yanında, maaşların yasa ya da devletçe belirlenmemesi, her şeyin işçiler tarafından belirlenmesi ilkesinden yola çıkılarak doğru dense dahi, Türkiye’de sendikalar en azından özellikle mali açılardan sıklıkla istismar edildiğinden dolayı, bunun istisna yapılabilecek ve sınırlama getirilebilecek bir ilke olduğunu da tartışmaya açmak gerekebilir.

Birlik Dayanışma Hareketi içinde yer alan sendika yöneticileri, zaten en fazla asgari ücretin 3 katı ücret almayı peşin olarak taahhüt ediyorlar. Dolayısıyla, maaş sınırlamasına itiraz etmenin hiçbir siyasal veya ahlaki gerekçesi yoktur.


Sendikaların tutumlarına dair

Yasalar değişir. Daha ileri yasalar veya haklarımızı geriye götüren yeni yasalar uygulamaya sokulabilir. İşçi sınıfının sermayeye karşı sömürüyü ve ezgiyi ortadan kaldırma mücadelesi içinde ileriye sıçramalar, geriye düşmeler mümkündür. Tüm ilerleme ve gerilemeler sınıf mücadelesinin doğallığı içinde sayılabilir. Ancak, doğal olmayan şey, işçilerin kendi geleceklerini bire bir etkileyecek bir yasadan haberdar olmamaları, sendika yöneticilerinin de bu konuyu tabana taşımamalarıdır. Bu taslak konusunda da, işçilerin işyerlerinden başlayarak tartışma yürüttükleri ve çıkan sonuçları merkez yönetimlerine taşıyarak sonucu karara dönüştürdükleri bir sürecin yaşanmadığını söyleyebiliriz.

Benzer şekilde, sendikalar tarafından bizim yazının bütününde ilkesel bir tutum olarak ele aldığımız barajlar meselesinin de, işkolu esaslarının da belli başlı mücadeleci sendikalar dışında tartışma konusu yapılmadığını görmek gerekiyor. Yasaların yazdıklarının ötesinde yorumlama yoluyla hakların genişletilmesi yöntemi de uygulanmıyor. İşkolu dendiğinde tam olarak neler kastedildiği bile yasaların iktidarca yorumlanması yoluyla anlaşılıyor. Mesela, petrol işkolu dendiğinde, o işkolunda çalışan herkes mi, yoksa o işkolunda petrole dair herhangi bir işle meşgul olan kişi mi kastediliyor, belli değil. Sendikalar bu konuda da ısrarcı ve kararlı bir tutum almadıkları için, bu tipten belirsizliklerin giderilmesi yine bakanlığa, siyasilere, dolayısıyla işveren örgütlerinin ve TİSK’in etkisine en açık alana kalıyor. İlerici sendikal unsurların bu sorunları da aşmaları gerekiyor.

Barajın sıfıra inmesinin, geleneksel olarak örgütsüz olarak çalışılan dalları da içermesi sürpriz olmaz. Eğer barajın sıfıra inmesi gerçekleştirilebilirse, her alanda, gerek mevcut sendikaların örgütlenmesi, gerekse de mevcut sendikaların giremediği alanlarda yeni yeni sendikaların kurulması inanılmaz hızlanacaktır. En basitinden, hâlihazırda özellikle sendikal örgütlülüğün çok zayıf olduğu ya da hiç bulunmadığı pek çok işçi havzasında var olan “dayanışma dernekleri”, “işçi dernekleri”, atölye tarzı organizasyonlar kendilerini “sendika” olarak örgütleyebileceklerdir. Barajın sıfıra inmesinin, “işverenler gangster sendikalar kurarlar, sarı sendikalar hortlar” gibi gerekçelerle reddedilmesinin –hele ki bugünkü sendikal zayıflık içerisinde– abes olduğunu tekrar ifade edelim. Mücadeleci, devrimci sendikacılığın geliştiği ve güçlendiği koşullarda anlamlı olan kimi tartışmaların, bugün için hiçbir anlamları yoktur.

Sonuç olarak, hangi yasal değişiklik yapılırsa yapılsın, mevcut sermaye egemenliği altında ve güçlü bir devrimci dalganın olmadığı durumda, işçi sınıfının gerçek beklentilerinin yasal anlamda karşılanacağını beklemek biraz hayalciliktir. Fakat, önemli olan işçi sınıfının ve önderlerinin zihinsel bir devrim yapmaları ve sermaye sınıfından beklentilerini yükseltmeleridir. Yani, mesela niçin kimi alanlarda grev yasağı var sorusu daha güçlü sorulmalıdır. Mesela, “ne hakla grev ertelemesi yapıyorsunuz, bunu asla yapamazsınız” diyecek bir ortam yaratılmalıdır. Tüm bunlara rağmen, en olumsuz koşullarda bile, yani karanlık tek parti diktatörlüğü dönemlerinde, faşist cunta dönemlerinde bile direnebilen, işçi örgütlenmesi gerçekleştirebilen, dünya emek tarihine ders olarak geçen inanılmaz yaratıcılıkta örgütlenme ve direnişler yaratan Türkiye işçi sınıfı tüm yasaları gerektiğinde çöpe yollayabilecek kapasitededir.

Önemli olanın, aydınların ve işçilerin buluşmasını sağlayacak bir örgütlenme modeli yaratılması, güçlü bir iradeye sahip işçilerin ve ilerici insanlarımızın örgüt gücünü arkasına alarak, yani işçi sınıfı örgütünün terbiye edici etkisiyle birlikte sendika yönetimlerine bizzat gelmesidir. Bu başarılabildiği takdirde, bugün sorun olarak karşımıza çıkan engellerin birer birer yıkıldıklarını göreceğiz.


“SENDİKALAR KANUNU” TASLAĞI   2009


Bu taslak, her ne kadar mevcut yasaya göre bir ilerlemeyi ifade ediyorsa da, bu hâlinin de özgürlükçü bir anlayışla hazırlandığını söylemek mümkün değildir. Taslakta vesayetçi bir anlayış hâkim, sendikalara, dolayısıyla işçilere güvenmeme üzerine inşa edilen maddeler mevcut ve kararların, denetimin ve kontrolün bir üst otorite (Bakanlık) tarafından yapılması öngörülmüş.

Her maddede ayrıca tekrar etmemek için genel bir olumsuzluğu belirtmemiz gerekiyor: İşkollarının neler olduğuna, hangi işyerlerinin hangi işkoluna dahil olduğuna, kimin hangi meslekten olduğuna karar verme “yetkisi” siyasi iradenin elinde bulunuyor. Bu durum başlı başına eski sistemin makyajlanmış hâlini andırıyor. Bir sektörde çalışanların kimler olduğu veya kaç kişi olduğunun bilgisi bir tekel durumundaki siyasi iktidarın elinde olduğu müddetçe benzer sorunların çıkması kaçınılmaz.

Bu konunun ilkesel çözümü, barajları ortadan kaldırmak, işkolu esasıyla örgütlenmeye son vermekten geçmektedir. Ancak, eğer bu başarılamaz ise, kısa vadeli çözüm, sadece sendikaları ilgilendiren, işçilerin belirleyeceği kişilerden oluşan özerk bir idare kurulmasıdır. Bu kurulun bağımsızlığı mutlaka garanti altına alınmalı ve kademeli bir denetime tabi tutulmalıdır. Böylesi bir kurum veya kurulun işleyişinin nasıl olacağına dair işçiler ve sendikaları gerektiğinde çok ayrıntılı bir işleyiş mekanizması yaratabilirler.

Aşağıda, mevcut yasaya göre ilerleme olarak gördüğümüz maddelerin kısa bir dökümü bulunuyor. Madde sayıları, bizim incelediğimiz taslakta yer alan sıralamadır. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, aşağıda taslağı içeren taslağı sadece Konfederasyonlara, elden, yaygınlaştırmamaları ricasıyla yollamış. Ne yazık ki, Konfederasyonlarımız Bakanlığın bu ricasına itiraz etmediler. Biz incelediğimiz taslağı yaygın ve resmî kanallardan değil, özel ilişkilerimizle bulabildik. Genel olarak kamuoyundan ve işçilerin incelemesinden kaçırılan bu Taslağın akıbetinin kötü olmaması için sendikalar daha fazla sıkıştırılmalı ve benzer işçi bakışını yansıtan alternatif taslaklar sunulmalıdır.

Madde 2

Sendikaların ister işkolu, ister meslek, isterlerse işyeri esasına göre kurulabiliyor olması belli sendikaların tahakkümünü kırması ve özgürlüklerin yaygınlaşması açısından olumluluk.


Madde 4

Bu maddede işkolları ve meslekler sayılıyor. İşkollarının sayısının 29 gibi bir rakamdan 17’ye düşmüş olması istenilen bir durum. Ancak, günümüzün gelişen teknolojik yapısından kaynaklı olarak birbiriyle sıkı bağlar içinde olan işkollarının farklı sendikalarda örgütlenme zorunluluğu aşılması gereken engellerden birisidir. Buna örnek verecek olursak, “kimya ve petrol” sektörleri, doğal olarak yanlarına “lastik, plastik ve ilaç” sektörlerini alarak. bir “süreç/proses birliği” (daha uygun bir kavram bulamadığım için bu tanımı kullandım) oluşturmuşlar. Fakat, aynı süreç birliğinin niçin kimyasal bir tepkime ile üretilen cam işkolunda olmadığının cevabı yoktur. Veya, pek çok yakıtın ana maddesi petrol ile enerji işkollarının niçin ayrı durduğunun da açıklaması yoktur. Günümüzdeki uygulamalar açısından bakıldığında, daha hayati olarak “lastik, plastik” sektörüyle “metal” sektörünün iç içeliği gözden kaçırılmış. Özellikle son saydığımız plastik ve metal sektörlerinin iç içeliği bugünkü teknoloji ile otomotiv işyerlerinde daha da belirgin hâldedir.

17 işkolundan biri olan savunma işkolu, sektörlerin taslakta ayrıldığı mantıkla değerlendirmeye tabi tutulursa, metal işkolunda olabilirdi. Ama, genel olarak işkolları dağılımının uygun olduğunu söylemek mümkündür.


Madde 5

Herhangi bir işyerinin hangi işkoluna girdiğini tespit etme yetkisi Bakanlık tarafından kullanılıyor. İtiraz durumunda, mahkemelerin iki ay içinde karar vermesi, buna itiraz edilmesi durumunda ise Yargıtayın en geç iki ay içinde kararı kesinleştirmesi öngörülüyor. Kısacası, işkolu tespiti aynen bugün olduğu gibi en geç 4 ay içinde sonuçlanacak gibi görünmekte. Fakat, bugün yaşanılan en büyük sorun, hiçbir mahkemenin yasanın öngördüğü süreye uymamasıdır. Dolayısıyla, eğer yasaya “tespit davası 2 ay içinde sonuçlanmaz ise, şu şu durumlar yürürlüğe girer” tarzında bir ekleme yapılmaz ve bu aksaklık giderilmez ise, bu taslağın yasalaşması durumunda da yine yıllara yayılan, bir türlü sonuçlanmayan, bitmek tükenmek bilmeyen prosedürlerle karşılaşacağımız beklenmelidir.


Madde 11

Bu madde, sendika genel kurullarının görev ve yetkilerinin neler olacağını belirtiyor. Burada, çoğunlukla bir istismar konusu olan yöneticilerin ücret, tazminat, yolluk ve sosyal hakların belirlenme yetkisi genel kurula tanınmış. Eğer, sendikacılar, bu yetkiyi genel ifadelerle kurullardan geçirip asıl düzenlemeyi merkez yönetimlerine bırakmaz ve sendikacıların maaşı genel kurula katılan delegelerin tümünün bilgisi ve onayı ile kabul edilirse, sendikal dünyamız büyük bir yaradan kurtulmuş olacaktır.


Madde 12

Olağan genel kurulların süresinin 4 yıldan 3 yıla indirilmesi ülkemizin sendikal gelenek ve alışkanlıklarına daha uygun sayılabilir. Aslında tüm yasalar iki genel kurul arasındaki azami süreyi belirlemesine rağmen, genel uygulamada yasanın öngördüğü “azami” sınır normal süre olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle iki genel kurul arasındaki sürenin azaltılması sendikal demokrasinin gelişmesine katkı koyacak unsurlardan birisi olacaktır.


Madde 19

Sendika üyeliğinin nasıl resmîyet kazanacağını belirten bu madde, bir önceki yasada bulunan noter şartını ortadan kaldırarak ve üyelik kararını doğrudan işçi ile sendika arasındaki gönüllü ilişkiye bırakarak daha düzgün bir hâle bürünmüş. Noter şartı, bugüne dek özel sektörde örgütlenmeye çalışan sendikaların en önemli sorunlarından biriydi. Resmî olarak noterlerin sadece mesai saatleri içinde çalışmaları, bu nedenle işçilerin toplu olarak işten ayrılıp gelememeleri her zaman soruna dönüşüyordu. Çoğunlukla, bu sorun, ahlaki olmayan biçimlerde, işin içine para (rüşvet) unsuru dahil edilerek çözülmeye çalışılıyordu. Ayrıca, hem sendikaya üye olurken, hem de istifa ederken her seferinde notere yaklaşık 50 TL harç vermek gerekiyordu. Bu para, çoğunlukla üyelik aşamasında sendikaların kasasından çıkartıldığı için, küçük bir sendikanın binlerce üye yapması neredeyse bir servete mal oluyordu. Bu şartın kalkması özellikle yeni sendikaları rahatlatacak bir uygulama olacaktır.

Bu noter şartı konusunda, kimi sendikaların yaklaşımını da yansıtmadan geçmeyelim: Üyelikte noter şartının külfet getirdiğini kabul eden sendikalar üyelikte bu şartın kalkmasından yana tavır aldılar. Ama aynı sendikalar bu kez “üyelikten ayrılmanın zorlaşması için” sendikaya üye olurken değil ama, işçi sendikadan ayrılmaya kalktığında bu kararını noter aracılığıyla sendikaya yollasın talebinde bulundular! Neyse ki akla, mantığa bu kadar aykırı bir talep taslakta yer almadı.


Madde 20

Üyelik aidatlarının nasıl tahsil edileceğini belirten bu maddeye göre, aidatların oranını belirleme yetkisi doğrudan sendikalara bırakılıyor. İşçinin iradesinin özgürce ifade edilmesini sağlayacak bir düzenleme yapılmış. Bu maddenin eski hâlinde yasa ne kadar aidat alınabileceğini belirliyordu. Bu taslakla, belirleme yetkisi sendikalara bırakıldı. Aidatların da işveren tarafından toplanması (çekof sistemi) ve sendikaya iletilmesi öngörüldü.

Bu maddenin taslağa yerleşmesi aşaması, sendikal dünya için çok sancılı geçti. Hükümet kanadı bu maddenin kalkmasını istedi. Sendikalar kalmasında ısrarcı oldular. Basının dedikodu sayfalarına yansıdığı kadarıyla çalışma bakanının “eğer check off sistemini kaldırırsak sendikacıların açlıktan nefesi kokar” şeklinde bir açıklaması olduğu anlaşıldı. Sendikacılar bu sözün gereğini yerine getiremediler ne yazık ki. Ücretlerin yasal zorunluluk olarak bankalara yatırıldığı, kredi kartı kullanımının bu kadar yaygınlaştığı ve havale/eft işlemlerinin bu kadar rahat yapılabildiği bir teknolojik gelişmişlik düzeyine sahip bu dönemde bile, kimi kafaların hâlâ 1950’li yılların günümüze göre geri bilinç düzeyine göre politika geliştirdiklerini görmek üzücü. Aidatların mutlaka işveren tarafından toplanması ve sendikalara yollanması günümüzde bir mecburiyet olarak kabul edilmemelidir. Sendikaya üye formu dolduran işçinin, ilave bir formla sendikasına aidat kesme yetkisi vermesi gibi basit bir yöntem, sendikaların öfkeyle ayağa kalktığı bu dev “sorunu” halletmeye yeterdi aslında.


Madde 24

Bu madde, uluslararası işçi ve işveren kuruluşlarına üyelik koşullarını tarif ediyor. Sendikaların uluslararası üst örgütlere hangi koşullarda üye olabilecekleri anlatılıyor. Ancak, ayrıntı olarak nitelesek de bir konu yine atlanmış. Türkiye’de kurulu bir sendikanın mevcut uluslararası kuruluşlara üyeliğini tarif eden yasa, aynı sendika eğer uluslararası bir kuruluşa üye olmak yerine merkezi Türkiye olan bir uluslararası kuruluş oluşturmak istemesi durumunda ne yapılması gerektiğini yine es geçmiş. Muhtemelen hiçbir örgütün böyle bir düşünce içinde olmadığı varsayılmış.


Madde 26

Bu madde, sendikal hareket aktivistlerinin en çok ihtiyaç duyduğu güvenceleri kapsıyor. Şube veya genel merkez yönetiminde yer alan profesyonel sendikacıların, profesyonel görevleri bittikten sonra eski çalıştıkları işe ne şekilde başvurabileceklerini tarif ediliyor. Taslak, seçimleri kaybeden veya yeniden aday olmayan yöneticinin, bir ay içinde işverene daha önce yaptığı işi almak üzere başvuruda bulunabilmesine olanak tanıyor. İşveren de ya aynı koşullarda ya da benzer bir başka işte işe başlatmak zorundadır diye açıklama da yapılıyor. Ancak, “bu kişiler süresi içinde işe başlatılmadığı takdirde, iş sözleşmeleri işverence feshedilmiş sayılır” diye ilave bir açıklama ile, eski yöneticinin işe başlayıp başlamayacağı kararını son tahlilde işverene teslim ediyor.

Her ne kadar işe başlatmadığı takdirde bir tazminat öngörülmüş ise de, bu durum, mücadeleci sendikacıların işlerini kaybetmesiyle sonuçlanır. (Kristal İş sendikasının iki dönem önce seçimi kaybeden genel başkanı Mustafa Bağçeci, toplu sözleşmede bu yönde madde olmasına rağmen, Şişe Cam işverenince işe alınmadığı gibi, rakip liste tarafından oluşturulan yeni genel merkez yönetimi de Şişe Cam patronuna destek olmuştu. En yakın örnek olduğu için verdik; yoksa buna benzer olumsuz örneklerin tarihte yeri çoktur)

Bu nedenle, işe dönmek isteyen eski yöneticilerin işe iadeleri zorunlu kılınmalıdır. İşe iade konusu parasal bir pazarlık hususu yapılmamalıdır.



 
Yazarın Diğer Yazıları
 Petrol‑İş Sendikasında Yeni Bir Dönem
 Petkim Dersleri
 Zavallı Hâle Gelen Türk‑İş Yönetimi
 Torbadan Neler Çıktı
 Yeni “Sendikalar Yasası” Ne Getiriyor?
 ÖDP, EMEP, SİP ve Küresel BAK Nereye?
 Mustafa Özbek Patron mudur, Sendikacı mıdır?
 Saat Geri Dönmüyor
 Doğuşundan Günümüze 1 Mayıs
 Türk-İş AKP’nin Arka Bahçesi Mi?
 İşçi Sınıfının Mücadelesi
 Tüpraş Halkındır, Gasp Edemeyeceksiniz
 Sendikal Hareketin Baraj Sorunu
 Karanlık yılların panoraması: Güven
 Sendika Genel Kurullarının Gösterdiği
Yeni Umutlar


 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS